İlişkilerde bazen karşımızdakine öylesine pürüzsüz bir ayna oluruz ki ötekinin yansımasına alan açarken kendi yüzümüzü yavaş yavaş kaybedebiliriz.
Bu durum dışarıdan bakıldığında derin bir uyum, fedakârlık ya da kusursuz bir dinleyicilik gibi görünebilir. Ancak içsel dünyamızda, belki de incinmekten korunmanın, çatışmayı yatıştırmanın veya sadece kabul edilme arzusunun sessiz bir yolu olabilir.
Ötekinin yansımasına sınırsızca alan açmak, çoğu zaman bilinçli bir seçimden ziyade, kendi gerçek ihtiyaçlarımızla yüzleşmekten kaçınmanın en güvenli sığınağına dönüşebilir.
Dış dünyanın beklentilerine uyum sağlamak adına her şeyin yolunda olduğuna dair bir imaj inşa ederken, yavaş yavaş kendi içsel gerçekliğimize sırtımızı dönebiliriz.
Kendi tarafımızda durmayı bırakıp sadece karşımızdakinin ihtiyaçlarını yansıtan şeffaf bir yüzey haline geldiğimizde, tartışmaları belki dışarıda tutarız ama içeride kendimize giderek yabancılaşabiliriz.
Bu şeffaflık hali ilk bakışta güçlü bir bağ gibi hissettirse de aslında görünmez kalarak ilişkide kalmanın bir savunması olabilir. Oysa sahici bir yakınlık bir tarafın sınırlarını tamamen silikleştirdiği bir uyum halinden ziyade iki kişinin de eksikleri, arzuları ve tüm çıplaklığıyla o alanda var olabilme cesaretidir.