Donald W. Winnicott, ilişkilerde çok tanıdık bir gerilime işaret eder: İnsanın hem geri çekilmek istemesi hem de görülme, fark edilme, tutulma ihtiyacı. Bazen kendimizi saklamak, duygularımızı göstermemek ya da fazla yaklaşmamak daha güvenli gelir. Ama bir noktadan sonra acı olan, saklanmak değil; kimsenin bize doğru gelmediğini, kimsenin gerçekten “orada” olmadığını hissetmektir.
Bu hissin kökü her zaman “kimse beni sevmedi” gibi büyük bir cümle olmak zorunda değil. Daha ince bir yerden gelir bazen. Çok şey istememeyi öğrenmek, fazla gelmemek, kimseyi yormamak, beklenti göstermemek, kendi kendine yetmeye çalışmak… Bunların hepsi birer nezaket gibi görünürken, aslında görülme ihtiyacının yavaş yavaş arka plana itilmesi de olabilir.
Ve kişi, bir süre sonra iki uç arasında kalır: Bir yandan görülmek, anlaşılmak, paylaşılmak ister; bir yandan da bunun getireceği yakınlıktan, hayal kırıklığından, yük olmaktan çekinir. İlişkilerde geri durmak bazen acıyı azaltır ama aynı anda bağlantıyı da zayıflatır.
Terapi, tam da bu iki tarafın —hem koruyan hem özleyen tarafın— acele ettirilmeden, bastırılmadan yan yana durabildiği bir alan olabilir.
Belki kendine şunları sorabilirsin:
– İlişkilerimde hangi tarafımı daha çok saklıyorum?
– “Fazla gelmek” korkusu beni nelerden uzak tutuyor?
– Gerçekten görülmek, benim için ne anlama geliyor?